İstanbul Tiyatro Festivali Hakkında Bir Değerlendirme

Google+ Pinterest LinkedIn Tumblr +

Mehmet K. Özel

bu değerlendirme yazısı, festivaldeki uluslararası yapımlardan sadece seyretmiş olduklarımı içeriyor.

nitelik mi nicelik mi? 

festival gerek iki yılda bir gerçekleşirken, gerekse yıllık hale dönüştüğünde yaptığım en temel eleştirilerden biri yurtdışından gelen yapım sayısıydı. nedeni de basitti: istanbul’a sezon içinde yabancı yapımların düzenli olarak konuk olmaması.

bundan 10 yıl öncesine kadar cemal reşit rey konser salonu’na dans işleri gelirdi, yabancı kültür merkezleri her sezon bir-iki tiyatro veya dans yapımı istanbul’a getirirlerdi, bu gösteriler için harbiye muhsin ertuğrul sahnesi kullanılırdı, arada sırada pazartesi günleri atatürk kültür merkezi’ne veya taksim sahnesi’ne özel etkinlik olarak yabancı dans veya tiyatro toplulukları konuk olurdu, garajistanbul vardı, çok kısa bir süre de olsa talimhane vardı; yani istanbul’un uluslararası gösteri sanatları sahnesi o yıllarda bugüne nazaran daha hareketliydi. philippe genty’i, mikhail baryshnikov’u, roberto ciulli’yi, zürih balesi’ni ve daha nicelerini böyle tanımıştım.

sanatsal (zorlu psm’nin getirdiği ticari müzikallerden ayırmak için bu tabiri kullanıyorum) sahne sanatları yapımlarının sezon içinde artık neredeyse hiç gelmediği bir şehirde iksv’nin tiyatro festivali bu yüzden çok önemli ve değerli. tiyatro seyircimiz, öğrencimiz, sanatçımız uluslararası topluluk olarak ne seyrederse bu festivalde seyrediyor. dolayısıyla uluslararası yapımlar miktar olarak ne kadar çok olursa o kadar iyi diye düşünmüş ve düşüncelerimi bu şekilde yazıya dökmüştüm.

sohbetlerde arkadaşlarımdan bazıları bu görüşüme karşı çıkarak nicelik değil nitelik önemlidir demişlerdi o zaman. meğer onlar ne kadar haklıymış. bu yıl festivalde şaşırtıcı şekilde uluslararası yapım bolluğu vardı, ama kaçı bizlere bildik, tanıdık şeylerden farklı bir perspektif sundu, kaçı görüşümüzü genişletti, dimağımızı besledi?

konuk edilen her yapım illa farklı bir şey söylemek zorunda mı? bir festival edisyonunda getirilen bütün yapımlar tiyatro sanatına farklı yaklaşan işler olabilir mi? olamaz tabii. ama keşke 1-2’si böyle olsa. eğer bu şehrin tiyatro seyircisine yurtdışı penceresini açan tek etkinlik bu festivalse, o zaman istese de istemese de çok ciddi ve önemli bir sorumluluk alıyor demektir, çünkü seyircinin o pencereden baktığında gördüklerine değmesi gerekir.

eski edisyonlarda böyleydi; meğer ne güzelmiş, azmış ama özmüş! sasha waltz’in körper’i, wim vandekeybus’un blush’ı, la fura dels baus’un faust sürüm 3.0’ı, wiesniewski’nin faust’u, nekrosius’un faust’u, papaioannou’nun medea’sı, pina bausch’un cam temizleyicisi, andreas kriegenburg’un dava’sı,  heiner müller’in arturo ui’si, strehler’in arlechino’su, ostermeier’in nora’sı, guy cassier’in damıtılmış kırmızı’sı, milo rau’nun nefret radyo’su, christian rizzo’nun gerçek hayattan alınmıştır’ı; saymakla bitmez. bunların hepsi bende veya başka seyircilerde kıvılcımlar çaktırdı, bizleri farklı düşünmeye özendirdi, teşvik etti, cezbetti; ve her şeyden öte, bugün bu yazıyı yazmama imkan sağlayan beğenimi oluşturdu.

bu yılki festivalde yurtdışından 12 yapım vardı. müthiş bir rakam değil mi; eski festivallerin en az ikisine bedel bir sayı!

bu 12 yapımdan sekizini seyrettim. seyredemediklerimden üçünde aklım kaldı. seyrettiklerimden; sadece birinden, begüm erciyas’ın “seslenen parçaları”ndan -çok ama çok- etkilendim, emmanuel demarcy-mota’nın “ionesco dosyası”nı beğendim ve rimas tuminas’ın “yevgeni onegin”ini ortalamanın üzerinde buldum, diğer beşini ise hiç seyretmesem olurmuş, verdiğim zamana yazık oldu.

ruslar 

önce, rusya’dan gelen yapımlar hakkındaki izlenim ve görüşlerimle başlıyım.

festivaldeki rus çıkartması beş yapımdan oluşuyordu, beşi de büyük boyutlu, gösterişli işlerdi. ancak maalesef nitelikleri iddialarıyla doğru orantılı değildi.

bunlardan ikisi güncel batı tiyatrosu’ndan oldukça etkilenmiş işlerdi: “iran konferansı” kötü bir milo rau kopyası, “sirk” ise robert wilson, robert lepage ve philippe genty kırmasıydı. adı geçen bu sanatçıların hepsinin işlerini eski yıllarda istanbul’da seyretme imkanım olmuştu; hem de wilson ile genty’i bir kaç farklı işleriyle. dolayısıyla onlardan öğreneceğimi öğrendim, onlar beni özgün yapıtlarıyla etkilediler, nefessiz bıraktılar. peki bu iki rus yapımı bana bilmediğim ne öğretti, hangi farklı ufka baktırdı beni?

sanatlarda başka sanatçılardan etkilenmek, esinlemek çok normal ama, herhalde etkiyi/esini sindirmiş olmak, kendinin kılmak, dönüştürmek, üzerine bir şey de kendinden eklemiş olmak gerekir, değil mi? maalesef bu iki yapımın böyle tarafları yoktu.

“iran konferansı” çok önemli konuları tartışıyor olabilir, ama ben metni alıp evimde kitap olarak okuyabileceksem, bir sahne gösterisi o metine okumanın ötesinde artı bir değer katmıyorsa, o zaman istediği kadar önemli konuları tartışsın, ne fayda!

“iran konferansı”nın bana kanıtladığı en önemli şey: en beğenmediğim, en sıradan milo rau işinin bile ne kadar değerli olduğu idi. ironik değil mi!

“sirk”ten ise maalesef bu kadarını bile öğrenemedim. bir müzikaldi ve bari bir müzikalden alınabilecek keyfi alabilseydim keşke, ancak bir propaganda gösterisinde bu da mümkün değil!

bale moskova’nın (ballet moscow) “her yol kuzeye çıkar” adlı yapımı ise rus erkek dansçıların çağdaş dansta ne kadar iyi olduklarını, hareket kabiliyetlerinin ve fizikselliklerinin ne kadar gelişmiş olduğunu kanıtlayan bir gösteriydi, ama günümüzde uluslararası arenaya çıkmak isteyen bütün toplulukların dansçılarının olması gereken seviye budur zaten. esas önemli olan bunun üzerine ne konduğudur; fikirdir, koreografinin arayışı, farklılığıdır. maalesef karine ponties imzalı koreografi sıradanlıktan, bildik çağdaş dans hareketlerinin tekrarından ve biteviyelikten mustaripti.

rusya’dan gelen gösteriler arasında bana göre tek özgün iş eugene vakhtangov tiyatrosu yapımı “yevgeni onegin” idi. aynı zamanda bu topluluğun 2007’den beridir artistik yönetmeni olan litvanyalı yönetmen rimas tuminas aleksander puşkin’in “yevgeni onegin” romanını birebir uyarlamamış, daha çok, hikayeden öne çıkardığı bir izleğin içerdiği duyguları teatralleştirmiş ve bu anlamda oldukça başarılı bir işe imza atmıştı.

ancak bu gösterinin de zayıf ve kolaya kaçılmış tarafları yok değildi. örneğin, hababam sınıfı’nın o ünlü melodisinin yavaş çalındığında hüzünlü, hızlı tempolu çalındığında neşeli atmosfer sağlaması gibi, 3.5 saatlik oyunun neredeyse tek melodisi duyguların yoğunlaştığı sahnelerde hızlandırılmakla kalmıyor bir de avaz avaz bağırtılıyor, romantik sahnelerde ise derinden ve yavaş tempolu şekilde veriliyordu, hatta aynı melodinin bir versiyonu biter bitmez diğeri başlatılıyordu. müziği bu kadar manipüle ederek duyguyu yoğunlaştırmak ve müzik yoluyla etki sağlamak maalesef takdir ettiğim bir yaklaşım değil.

batı avrupalılar

yakın zamanda yurtdışında seyrettiğim bir wim vandekeybus (ultima vez) işinin bende yarattığı hayalkırıklığına ve koreograf arkadaşımdan vandekeybus’un uzun zamandır eski formunda olmadığı bilgisini almış olmama rağmen, 15 yıl önce atatürk kültür merkezi büyük salon’da “blush”ın çarptığı insanlardan biri olarak “traptown”u merak ve heyecanla bekliyordum. dolayısıyla çevremdekilere bu yılki festivalden önerdiğim üç işten biri de buydu. ancak maalesef ne seyrettiğim o iş istisnaymış, ne de arkadaşımın yorumu mesnetsiz.

sahne üzerinde sinema ile dansı en usta şekilde harmanlayan koreograflardan biri, belki de birincisi olan vandekeybus’un elinden çıkma bir iş olarak “traptown” oldukça sıradandı. video görüntüsünün, sahnede dans etmekten çok konuşan dansçılarla en bütünsel ilişkisi, sahne arkasındaki duvarı “bütünüyle” kaplamasıydı!

vandekeybus ne o muhteşem dansçıların, ne sahne tasarımının, ne de anlattığı hikayenin potansiyellerini kullanmıştı. ayrıca, uzun zamandır bu kadar “dekor” kalan bir sahne tasarımına sahip bir çağdaş dans gösterisi seyretmemiştim.

paris şehir tiyatrosu (theatre de la ville paris) yapımı “ionesco dosyası” festivalde seyrettiğim ve “tiyatro tanımına uyan” en iyi yabancı gösteriydi. emmanuel demarcy-mota’nın yönettiği bu gösteri ionesco’nun absürd tiyatrosunun hakkını her anlamda sonuna kadar veren kalburüstü bir işti. belli bir konsepte göre seçilen ve arka arkaya getirilen beş kısa ionesco metni, fransızcaya hakim olmasam da sadece işiterek bile keyfine varabilmemi sağlayacak yetkinlikte icra edilen çılgın kelime oyunları, genel olarak üst düzey oyunculuklar ve ustaca kurulmuş oyuncu-seyirci-mekan-durum ilişkisi beni oldukça tatmin etti.

demarcy-mota’nın festivalimize yıllar önce konuk olan “gergedan” işinden pek haz etmemiştim, iyi ki ona ikinci bir şans vermişim.

“alışılmışın dışında sahneleme teknikleri”

bu seneki festival gerek medyadaki bazı yazılarda gerekse eş-dost-akademisyen tiyatrocu arasında tiyatroya yeterince ağırlık vermemek, dans işlerinin çokluğu (27 yapımın 5’i danstı; bence çok değil, tam tersine azdı bile!) ve özellikle de bir nevi bienalleşmekle eleştirildi. güney kore’den gelen çevrimiçi bilgisayar oyunu “being faust- enter mephisto” ve begüm erciyas’ın ses-mekan yerleştirmesi “seslenen parçalar” nedeniyle idi bu eleştiriler (yerli yapım olarak yere-özgü bir iş olan “kadar”ı da bu kategoriye katmak lazım).

şaşırdığımı söylemeliyim! günümüzde artık herhangi bir sanat söz konusu olduğunda saflıktan bahsedilebilir mi? sanatlar başka sanat ve disiplinlerle etkileşime geçtikçe zenginleşmez mi; aynı kültürler gibi, aynı insanlar gibi? sınırları korumak yerine yıkmak sanatı özgürleştirmez mi, hatta sanatın misyonu bu değil mi? günümüzdeki bir sahne sanatları festivali; dijital teknoloji, mekan, ses, koku yerleştirmeleri, yere-özgü işler ve performans sanatına göz kırpan yapıtlarla zenginleşmez, günceli yakalamaz mı? bunlar geçtiğimiz çağın son çeyreğinden bugüne insanlığın bilimsel ve sanatsal gelişiminin meyveleri değil mi?

orta avrupa’da her ödenekli tiyatro kurumu seyircilerine düzenli olarak bu tarz yapıtlar sunuyor, bu tarz deneyimler yaşatıyor. bu tarz disiplinler-arası, sanatlar-arası işler holland festival ve ruhrtriennale gibi avant-garde gösteri sanatları festivallerinin yanısıra artık neredeyse her festival programının vazgeçilmezi oldular.

istanbul tiyatro festivali direktörü leman yılmaz’ın sahne sanatlarında güncel olanı takip edip, festivalde bu tarz işlere alan açması bence çok olumlu.

bu yılki festivalde sunulan bu tarz işlerin niteliğine gelirsem ise; begüm erciyas’ın “seslenen parçaları”nda ne kadar etkileyici ve sıradışı bir deneyim yaşadıysam, “being faust-enter mephisto”yu da o kadar yüzeysel buldum. erciyas’ın işi hakkındaki görüşlerimi uzun bir yazıda kaleme aldım, burada tekrarlamıyorum.

“being faust – enter mephisto”ya gelirsem; bu projeyi yüzeysel bulma nedenim yapımın üzerine kurulu olduğu fikrin, goethe’nin “faust” klasiğini çok basite indirgeyerek yapılmış bir çıkarsama seviyesinde olmasıydı.

“being faust – enter mephisto” bir edebiyat klasiğini merak ettirmek amacıyla ergenler için kurgulanmış bir bilgisayar oyunu izlenimi veriyordu, ki ergen ya da değil, öncesinde “faust”u okumamış kaç kişinin sonrasında merak edip kitabı eline aldığını da ben merak ediyorum. moderatörün bizleri bir harala gürele içinde daha çok alıntı satın almaya ve bunun için gereken kapitali yakınlarımızı satarak sağlamaya teşvik eder hali, günümüz dünyasına dair irkiltici bir gerçeği fark etmemizi sağlıyordu belki, ama bunun goethe’nin faust eserinin edebi nitelikleriyle ve felsefi derinliğiyle alakası tartışılırdı.

bilmeyenler için oyunun kuralları ve gidişatı kısaca şöyleydi: oyun başlamadan size verilen 12 değerden önceliğiniz olan altısını belirleyip sıralıyordunuz. sonra, içinde anneniz, babanız, dedenizin de, marx’tan einstein’a, bülent eczacıbaşı’ndan türkan şoray’a her alandan uluslararası ve ulusal ünlülerin de bulunduğu yaklaşık 60 kişilik arkadaş listesi içinden altısını belirleyip onları da sıralıyordunuz. oyun başladığında mekandaki panolara yerleştirilmiş “faust” alıntılarından sıraladığınız altı değeri karşılayanları satın alarak puan kazanmak için paraya ihtiyacınız vardı ve parayı ancak arkadaşlarınızı satarak elde edebiliyordunuz. ilk satışa gittiğinizde hiç bir arkadaşınıza kıyamayıp “bari birini satıyım” diye düşünüyordunuz, ama geri dönüp bir alıntı satın almak istediğinizde bir arkadaşınızı sattığınızda elde ettiğiniz paranın yetmediğini görüyordunuz.

tam da bu noktadan itibaren bana göre olayın/oyunun ilginçliği kayboldu, çünkü 60 kişiden arkadaş belirlemek için seçim yapmak anlamsızlaştı, belirlediklerinizi hemen ardından satmak zorunda kaldığınız için; durum laçkalaştı, siz tereddüt etmeden, ne tereddüdü, üzerine bir saniye bile düşünmeden, kayıtsızlaşarak değerli bulduğunuz bütün kişileri satar oldunuz. amacınız neydi peki; kendi belirlediğiniz değerleri karşılayan alıntıları satın alıp puan kazanmak.

ee ne öğrendik bundan; makyavelci tatta bir “hedefe giden her yol mubahtır” vecizesi mi? goethe’nin doktor faust karakteri bu kadar sığ mı, buna indirgenebilir mi!

bu yapımı bir edebiyat klasiğinden bağımsız olarak, toplulukla birlikte oynanan çevrimiçi bir bilgisayar oyunu olarak değerlendirdiğimde ise; bana kişisel olarak hiç bir şey katmayan, koşuşturmalı bir 80 dakika geçirdim, umarım birilerine bir şeyler katmıştır.

 

festival yıldız tablosu

.seslenen parçalar erciyas ***** (24kasım, 19:30)

.io tekand / tekand studio oyuncuları ****.5 (13kasım)

.ionesco dosyası ionesco / demarcy-mota paris şehir tiyatrosu ****.5 (22kasım)

.yevgeni onegin puşkin-tuminas / tuminas eugene vakhtangov tiyatrosu ***.5 (21kasım)

.traptown vandekeybus ultima vez ** (17kasım)

.bak sen! büyükkürkciyan **(24kasım)

.being faust – enter mephisto goethe-von blomberg / lee goethe institut & nolgong *.5 (21kasım, 18:30)

.her yol kuzeye çıkar ponties bale moskova *.5 (18kasım)

.sirk fyodorov-didenko / didenko uluslar tiyatrosu * (19ksm)

.iran konferansı vyrypaev / rzyhakov uluslar tiyatrosu * (23ksm)

Danzon

 

Paylaş.

Yazar Hakkında

Yanıtla